Kitap ve Seyahat

Kitap, seyahat, doğaya tutku..


Sultanahmet ve Çevresi | Gezilecek Yerler

Published by

on

İstanbul’da yaşayanlar için İstanbul’u gezmek “Nasılsa elimin altında, istediğim zaman giderim” hissiyatına karışan biraz da üşenme hali ile bazen göz ardı edilebiliyor. Hele de uzun yıllardır İstanbul’da iseniz, hayatın koşturmacasına kapılıp günlük dertlerin içinde kaybolup gidebiliyorsunuz. 20 yıldan fazla süredir İstanbul’da yaşayan biri olarak benzer duyguları ben de yaşadığım için bu kadar rahat konuşabiliyorum 🙂

İstanbul yüzyıllara, sayısız topluma, birçok kültüre tanıklık etmiş muazzam bir şehir. Klişe laflar gibi gelecek belki ama gerçekten bir açık hava müzesi, tarih fışkıran, kültür fışkıran bir şehir. Tüm olumsuzluklara rağmen, o doku hep kendisini hissettirmeye, kendisini hatırlatmaya devam ediyor.

Birkaç yazı boyunca biraz İstanbul’dan bahsedelim mi? Hem de en klişe gördüğümüz yerleriyle belki de, çok gördük çok alıştık diye, o yerler güzelliğinden bir şey kaybetmiyor aslında değil mi?

İstanbul’u bir turist gibi gezmek deyince, akla gelen ilk rota elbette Tarihi Yarımada içindeki Sultanahmet ve çevresi oluyor. Bu gezilerimde kendime Murat Belge’nin “İstanbul Gezi Rehberi”ni referans aldım. Semt semt yürüme mesafesinde rotalar oluşturmuş Murat Belge, hem tarihi ile, hem de hikayeleri ile çok güzel bir anlatı sunmuş bizlere. Bu rotanın tarihi geçmişini anlamak için okumanızı mutlaka tavsiye edeceğim bir eser.

Hap Bilgiler ve İçerik

  • Ulaşım: Özel araçla gitmesi oldukça yorucu olduğundan toplu taşıma tercih etmek kolaylık sağlayacaktır. Tarihi Yarımada’ya ulaşım yöntemleri hakkında detaylı bilgi için buraya göz atabilirsiniz.
  • Kahvaltı Seçenekleri: Rotaya başlamadan önce hızlı bir kahvaltı yapabileceğiniz mekan önerilerine mekan önerilerine göz atabilirsiniz.
  • Sultanahmet ve Çevresi Gezi Rotası: Yazıda yer alan tüm lokasyonları buradaki haritadan görüntüleyebilirsiniz.
  • Farklı İsimler, Aynı Coğrafya: Byzantion, Konstantinapolis, İstanbul: İstanbul’un tarihindeki farklı isimler ve önemi hakkında daha fazlasına buradan ulaşabilirsiniz.
  • Hipodrom (Sultanahmet Meydanı): Doğu Roma ve Osmanlı dönemlerine tanıklık eden; Dikilitaş, Yılanlı Sütun, Örme Sütun, Alman Çeşmesi gibi birçok tarihi eseri görme imkanı bulabileceğiniz Sultanahmet Meydanı gezinin en çarpıcı duraklarından biridir. Hipodrom alanı ve tarihine dair bilgilere ulaşmak için burayı tıklayabilirsiniz.
  • Küçük Ayasofya: Doğu Roma mimarisinin önemli örneklerinden biridir, sonradan camiye dönüştürülen Küçük Ayasofya ziyaretçilere mistik bir atmosfer sunar. Küçük Ayasofya’nın mimarisi ve tarihi hakkında detaylı bilgiye buradan ulaşabilirsiniz.
  • Arasta Çarşısı ve Büyük Saray Mozaikleri Müzesi: Sultanahmet Camii arkasında bulunan geleneksel çarşıda gezinebilir, buradan geçerken Müzekart’ınızla ücretsiz olarak Mozaik Müzesine de uğrayabilirsiniz. Çarşı ve müze hakkında detaylı bilgiler ise burada.
  • Sultanahmet Meydanı Yeme İçme Mekanları: Rotayı gezerken lezzetli bir mola için, Sultanahmet Meydanı çevresindeki yiyecek ve içecek seçeneklerini buradan inceleyebilirsiniz.
  • Sultanahmet Camii ve Ayasofya: Yıllara meydan okuyarak birbirine karşılıklı bakan, Doğu Roma ve Osmanlı mimarilerinin en güzel örneklerinden biri olan bu yapılar tüm haşmetiyle bizi burada burada bekliyor.
  • Yerebatan Sarnıcı: Gizemli yapısıyla bilinen bu sarnıç, son dönemde geçirdiği restorasyon ile daha da güzel bir yapıya kavuştu. Yerebatan Sarnıcı’nı keşfetmek için buraya tıklayabilirsiniz.
  • Milion Taşı: Antik İstanbul’un merkezi olan bu taş, yüzyıllar boyunca bir referans noktası olmuştur. Milion Taşı’nın tarihine dair bilgileri burada bulabilirsiniz.
  • Başka Neler Var?: Sultanahmet çevresinde keşfedilecek diğer yerler için buraya göz atabilirsiniz.

Ulaşım

Tarihi Yarımada’ya nereden ulaştığınıza bağlı olarak toplu taşıma alternatiflerinizi değerlendirebilirsiniz. Özel araçla gelmek için tahmin edersiniz ki çok yorucu bir yer.

Vapur ile Ulaşım: Ben Anadolu yakasından geldiğim için eğer deniz havası almak istersem vapurla geldiğim zamanlar oluyor. Kadıköy ya da Üsküdar üzerinden vapur ile Eminönü, oradan tramvay ile Sultanahmet Meydanı’na ulaşabilirsiniz.

Marmaray: Eğer gideceğim yolda hiç trafik olmasın, gideceğim süre de değişmesin derseniz en efektif ulaşım, benim de en sık kullandığım seçenek olan Marmaray. Metro aktarmaları ile Marmaray’a bağlanıp, Sirkeci durağında inebilirsiniz. Sirkeci’nin Eminönü çıkışından çıkarsanız, yürümek istemezseniz tramvay ile çıkmak gerekir. Sirkeci’nin direk Sultanahmet çıkışını takip ettiğinizde ise 10-15 dakikalık bir yürüyüşle Sultanahmet Meydanı’na ulaşabilirsiniz.

Tramvay: Eğer direk tramvay rotası üzerindeyseniz Kabataş-Bağcılar Tramvay Hattını kullanabilirsiniz. Ya da farklı rotalar ile birleştirerek tramvayı bu rotaya ekleyebilirsiniz.

Dipnot: Tramvayın çok farklı bir profili var arkadaşlar, hiçbir taşıta benzemiyor. Binmek bir mücadele, inmek ise ayrı bir mücadele 🙂 Buna katlanmak istemiyorsanız Marmaray Sirkeci durağının Sultanahmet çıkışını takip ederseniz, çıktığınız noktadan Sultanahmet meydanı yaklaşık 15 dk yürüme mesafesinde.

Kahvaltı Seçenekleri

Sultanahmet Meydanı’na ulaştıktan sonra, eğer güne çok erken başladıysanız ve kahvaltı etmediyseniz, en garanti seçenek durağa 150 mt mesafede bulunan Çiğdem Pastanesi veya Sturbucks.

Çiğdem Pastanesi: Sultanahmet Meydanı’nda gezmeye başlamadan önce kahvaltı yapmak için bir klasik. İçerideki otantik hava, yerli ve yabancı turistlerin sohbetleri eşliğinde İstanbul’da turist olmaya başlamak için iyi bir seçenek. Klasik pastane ürünleri, kahvaltı tabağı seçenekleri ve uygun fiyatları ile oldukça cazip.

Starbucks: Ben kahvemi bildiğim yerden içerim diyenler için de Starbucks güzel bir alternatif. Çayla ayılmadıysanız elinize kahvenizi alıp yudumlarken bu rotaya başlayabilirsiniz.

Poika Coffee: Çok güzel filtre kahve yapıyorlar, güne ayılarak başlamak için güzel bir seçim. Poika’yı bulmakta epey zorlanmıştım, çünkü Karadeniz Pide Salonu ile aynı mekanmış aslında, bir kısmını kahveci olarak kullanıyorlar.Yalnız servis biraz yavaş, hesap ödeme vs. beklemek gerekiyor. Hızlıca rotaya başlayayım derseniz yukarıda bahsettiğim alternatifler daha efektif.

Sultanahmet ve Çevresi Gezi Rotası

İstanbul’un kuruluşu ve tarihini biraz okuyup araştırdığımızda, bu coğrafyadan geçen medeniyetlerin izini sürüp, kültürel ve sosyal yaşamları hakkında fikir sahibi olduğumuzda, Tarihi Yarımada çevresi zihnimizde daha bir anlam kazanıyor. Bu sebeple çok kısa bir Tarihi Yarımada tarihçesi ile rotamıza başlayalım.

Sultanahmet ve çevresinde bu bakış açısıyla şehrin ilk yerleşim yerlerini içerecek, yürüme mesafesinde, bir güne sığan bir rotayı aşağıda bulabilirsiniz. Bu rota içinde Topkapı Sarayı, Arkeoloji Müzeleri, Türk İslam Eserleri Müzesi gibi duraklar bulunmuyor. Çünkü bu duraklar için tamamen ayrı bir zaman ayırmak ihtiyacı var. Ancak ben yetiştiririm derseniz neden olmasın 🙂

Farklı İsimler, Aynı Coğrafya: Byzantion, Konstantinapolis, İstanbul

İlk Yerleşim:

İstanbul’un Tarihi Yarımada olarak bilinen bölgesindeki en eski yerleşim izleri, MÖ 3000’lere kadar gider. Arkeolojik kazılar, burada ilk olarak Traklar gibi yerel halkların yaşadığını gösterir.

İlk Organize Şehirleşme:

Ancak Tarihi Yarımada bölgesinin bilinen ilk organize yerleşimi, 7. yüzyıla dayanır. Antik Yunan mitolojisine göre, şehri kuranlar Kral Byzas’ın liderliğindeki Megaralı bir gruptur. İlk yerleşim, günümüzdeki Atina kentine yakın bir konumda bulunan antik Megara kentinden geldiği düşünülen Yunan kolonistler tarafından, MÖ 7. yüzyıl civarında Byzantion adıyla kurulur. Bizans İmparatorluğu’na bugün bu adı vermemize sebep olan, Romalılardan da önce bu topraklarda yaşayan antik bir Yunan medeniyeti olan Byzantion‘dur.

Roma İmparatorluğu Dönemi:

Yunan şehir-devleti Byzantion, MS 192 yılında Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından fethedilir, ve Severus tarafından cezalandırılarak büyük ölçüde yıkılır. Ancak şehrin önemini bilen Severus tarafından daha sonra yeniden inşa edilir. Bu olay, Byzantion’un Roma dünyasıyla tam anlamıyla bütünleşmesinin başlangıcı olur.

Roma İmparatorluğu’nun batı bölgesi zayıflar. Konstantin, imparatorluğun bu zayıflığını fark eder. Roma İmparatorluğu’nun başkenti olan Roma şehrine, doğuda alternatif yeni bir başkent oluşturma gereğini hisseder. Byzantion’un en büyük dönüşümü MS 330 yılında İmparator Konstantin tarafından Konstantinopolis adıyla yeniden inşa edilip Roma İmparatorluğu’nun başkenti yapılmasıdır.

Roma İmparatorluğu’nun ikiye ayrılmasının ardından da Konstantinapolis Doğu Roma (Bizans) İmparatorluğu’nun merkezi haline gelir. Şehir, yaklaşık bin yıl boyunca Bizans İmparatorluğu’na başkentlik yapar. Konstantinapolis Hristiyan bir başkent olarak gelişir. Bu mimariye ve kültüre de yansır.

Osmanlı Dönemi:

Fatih Sultan Mehmet liderliğindeki Osmanlı ordusu, 6 Nisan 1453’te Konstantinopolis’i kuşatır ve 29 Mayıs 1453’te şehri fetheder. Bu, Bizans İmparatorluğu’nun sonu ve Osmanlı İmparatorluğu’nun yükselişinin sembolü olur. İstanbul için yeni bir çağ başlamıştır.

Fetihten sonra şehirde büyük dönüşümler yapılır ve İstanbul, Osmanlı yönetiminde hızla İslam dünyasının önemli bir merkezi haline gelir. Böylece İstanbul önce pagan, daha sonra Hristiyan ve son olarak da Müslüman olan hikayesi ile adeta kültürlerin bir geçit töreni gibidir.

Tarihi Yarımada’nın çok daha detaylı hikayesi için bu yazıma da göz atabilirsiniz.

Hipodrom (Sultanahmet Meydanı)

Sultanahmet ve Çevresi yürüyüş rotamızın ilk başlangıcı eski Doğu Roma Hipodrom’u olacak. Şu an bu Hipodrom’dan günümüze çok fazla bir kalıntı ulaşmasa da, hala bu antik yapının izlerini sürebileceğimiz ve hayalimizde canlandırabileceğimiz ipuçları mevcut.

Hipodromun İnşası ve Doğu Roma Dönemi

Bugün Sultanahmet Meydanı olarak bildiğimiz bölgede M.S. 4. yüzyılda yükselen antik Hipodrom, ilk olarak Roma İmparatoru Septimius Severus tarafından yaptırılır. Hipodrom, at yarışları ve çeşitli kamusal gösteriler için kullanılan bir alan olarak tasarlanır. Konstantin tarafından ise genişletilerek 100.000 kişi aldığı tahmin edilen devasa bir yapı halini alır.

Doğu Roma İmparatorluğu’nun önemli bir spor ve eğlence merkezi olmasının yanısıra Hipodrom, toplumsal ve politik olarak da birçok olaya tanıklık eder. Günümüzde Sultanahmet Meydanı olarak bildiğimiz Hipodrom, şehrin sosyal hayatının merkezi olur. Hipodrom ve çevresinde inşa edilen Büyük Saray, Ayasofya, Yerebatan Sarnıcı gibi büyük inşa projeleri ile bu alan büyük bir yaşam kompleksi halini alır.

Kaynak: Wikipedia – Hipodrom ve Çevresi Krokisi

Bugünkü Sultanahmet Camii’nin üzerinde bulunduğu alandan Marmara Denizi kıyıları arasındaki bölgede Doğu Roma Büyük Sarayı inşa edilir. Başkentin görkemini simgelemek üzere ise Hipodrom girişindeki alanda, tüm heybetiyle Ayasofya yükselir. Halkın günlük hayatını geçirdiği, bir anlamda sosyalleştiği alan ise Hipodrom olur.

İmparatorun “Kathisma” denen locası günümüz Sultanahmet Camii, dönemin ise Büyük Saray’ının olduğu tarafta konumlandırılır. Hatta Hipodrom’daki yarışlarda taşkınlık olması durumunda İmparator’un gizli tünellerden sarayına kaçabileceği şekilde tasarlanır.

Hipodrom’a giriş bugünkü Milion Taşı ve Ayasofya tarafında bulunan “Carceres” adı verilen büyük kemerli yapılar tarafından sağlanır. Hipodrom’un giriş kapısının üstünde bulunan quadriga‘nın (dört atlı araba) günümüzdeki kopyası ise, Venedik’teki ünlü Aziz Mark Bazilikası’nın üstünde yer alır.

U şeklindeki Hipodrom’un tam ortasında, etrafında yarışan arabaların döndüğü, bir çizgi halinde “Spina” uzanır. Spina boyunca ise belli başlı anıtlar bulunur. Bu anıtlardan sadece üç tanesi günümüze ulaşır.

Osmanlı Dönemi’nde Sultanahmet Meydanı

Kaynak: Wikipedia / Sultanahmet Meydanı’na ait bir Osmanlı minyatürü, 1536

İstanbul’un fethi sonrasında devlet yönetim merkezi değişmez. Doğu Roma Büyük Saray’ın bulunduğu yere yakın bir konumda, antik Byzantion Acropolis’inin bulunduğu tahmin edilen hakim tepede, Topkapı Sarayı inşa edilir.

Ayasofya bir saygı göstergesi olarak camiye dönüştürülür, ve Müslüman cemaat tarafından aktif olarak yüzyıllar boyunca kullanılır. Hipodrom ise artık Türk geleneğine uygun şekilde, cirit oyunlarının oynandığı At Meydanı‘na dönüşür. Şehir bu merkezin etrafında büyüyerek gelişir.

Eski Doğu Roma Saray’ının bulunduğu alanda, bugünkü Sultanahmet Camii‘nin bulunduğu külliye inşa edilir. Hipodrom’un batı kıyısına ise bugün Türk İslam Eserleri Müzesi olarak kullanılan İbrahim Paşa Sarayı yaptırılır. Kanuni Sultan Süleyman Dönemi yapılarından bir diğeri ise, Ayasofya ile Sultanahmet Camii arasında kalan parkta bulunan bir Mimar Sinan eseri olan Haseki Hürrem Sultan Hamamı’dır.

Osmanlı Dönemi’nin son yıllarında ise At Meydanı’nın giriş kısmı diyebileceğimiz bölgeye, Alman Kayzer Wilhelm tarafından armağan edilen Alman Çeşmesi eklenir.

Hipodrom’un Görkemli Anıtları:

Bu kadar bilgiden sonra, yürüyüş rotamıza Sultanahmet’in merkezi sayılabilecek, tarihte birçok önemli olaya tanıklık eden Sultanahmet Meydanı’ndan başlayacağız.

Doğu Roma dönemindeki adıyla “Hipodrom”, Osmanlı dönemindeki adıyla “At Meydanı”, günümüzdeki adıyla “Sultanahmet Meydanı” tam bir tarih şöleni. Buraya ait geçmişi bilerek geldiğinizde, Roma filmlerindeki at arabaları ile yarışanlar hayalinizde uçuşmaya başlıyor 🙂

Alman Çeşmesi’nin tam yanında durup da, Sultanahmet Meydanı’nın uzunca devam eden açıklığına doğru baktığınızı hayal edin. Şu an antik Doğru Roma Hipodrom’unun “Carceres” denilen kemerli giriş kapılarının bulunduğu yerdesiniz. Sağınızdan solunuzdan, üzerinde sürücüleri ile yarışa katılacak at arabaları bir sel gibi geçiyor. Stadyumun içinde binlerce insan, ellerinde farklı renkte flamalar ile çılgınca tezahürat ediyor. İşte eski dönemde Hipodrom’un atmosferi belki de böyle bir şeydi 🙂

Doğu Roma Dönemi’nde bu meydana inşa edilmiş olan U şeklinde görkemli bir stadyum, stadyum pistinin tam ortasından geçen alçak bir duvar (Spina), bu duvarın üzerindeki ise dünyanın farklı yerlerinden getirilmiş anıtlar bulunur. Hipodrom birçok tören ve eğlence için kullanılırken, en çok da araba yarışları ile hatırlanıyor. Yarışların yapıldığı kumlu pistin tam ortasındaki Spina üzerinde bulunan ve günümüze kadar ulaşan üç anıt hala Sultanahmet Meydanı’nı süslüyor. Bunlar sırasıyla Dikilitaş (Theodosius Sütunu), Burmalı (Yılanlı) Sütun ve Örme Sütun.

Spina’nın uzandığı çizgi boyunca Ayasofya’ya en yakın kısımda ise Osmanlı Dönemi’ne ait bir yapı olan Alman Çeşmesi bizleri meydan girişinde selamlıyor.

Dikilitaş (Theodosius Obelisk):

İstanbul Gezi Rehberleri’nde ya da tanıtım afişlerinde en sıklıkla görünen İstanbul’un simge yapılarından biridir Dikilitaş. 3500 yılı aşkın tarihi ile Dikilitaş’ın karşısında her durduğumda ürperiyorum. Kimlerin bu taşı bu hale getirdiğini, dönemin teknolojisi ile bu kadar pürüzsüz ve estetik bir yapının nasıl yapılabildiğini, ve de en önemlisi bugüne kadar nasıl olup da hiç aşınmadan günümüze ulaşabildiğini merak ediyorum.

Dikilitaş ilk olarak, M.Ö 1500’lü yıllarda Mısır Kralı III. Tutmosis tarafından Mezopotamya zaferini anmak için yaptırılır. Luksor kentindeki, Karnak tapınağı önüne dikilen taşın, şimdikinden üç kat daha uzun olduğu düşünülüyor.

Mısır’dan Konstantinapolis’e getirilen taş, MS 390 yılında I. Theodosius tarafından Spina üzerine diktirilir. Yaklaşık 20 metre yüksekliğe sahip olan ve granit taştan yapılan Dikilitaş, Theodosius’un yarışı izlerken ya da obeliski dikerken resmedildiği dört köşe kaide üzerine oturtulmuştur.

Dikilitaş’ın dört yüzünde bulunan hiyerogliflerde, Firavun Tutmosis’in Mısır tanrılarına şükranlarını sunduğu düşünülüyor. Doğu Roma İmparatorluğu tarafından ele geçirilip, İmparator Theodosius tarafından diktirildiği için de onun adıyla anılıyor.

Burmalı Sütun (Yılanlı Sütun):

Hipodrom alanındaki ikinci anıt Burmalı Sütun olarak da anılan Yılanlı Sütun. Sütunun bugünkü haline baktığımızda bize çok bir anlam ifade etmeyebilir. Ancak bu sütunun geçmişteki halini anlamak için biraz hayal gücümüzü çalıştırmak gerekir 🙂

Bu sütun I. Konstantin döneminde, günümüz Yunanistan sınırları içerisinde kalan Delphi’deki Apollon tapınağından şehre taşınır. Koleksiyonerlikte sınır tanımamak böyle bir şey olsa gerek 🙂 Mısır’dan getirilen Dikilitaş ile birlikte, bu sütun da Yunanistan’daki anavatanından taşınmış görünüyor.

Anıtın orijinal halinde sütunu üç farklı yılanın birbirine sarılarak oluşturduğu, bu yılan başlarının üç farklı yöne baktığı ve yılan başlarının üzerinde de büyük bir bronz kaseyi tuttuğu düşünülüyor. Bu bronz anıtın Palatea Savaşı’nda yenik düşen Pers askerlerinin eritilen kalkanlarından yapıldığı ve zaferin anısına diktirildiği düşünülüyor. (Yunan ve Perslilerin tarihte birbirleri ile sürekli didişmeleri meşhurdur biliyorsunuz)

Görsel: Wikimedia – Yılanlı Sütun İllustrasyonu – Ernst Fabricius, 1886

Ancak günümüze bronz kaseden de, yılan başlarından da ulaşabilen olmamış. Kasenin 1204 yılındaki Latin İstilası sırasında yağmalandığı, yılan başlarının ise Osmanlı döneminde çeşitli nedenlerle yok olduğu düşünülüyor. Sadece yılan başlarından birinin bir parçası şu an Arkeoloji Müzesi’nde sergileniyor.

Örme Sütun:

Hipodrom alanındaki üçüncü ve son anıt Örme Sütun. Diğer sütunlara göre estetiksel ve sanatsal açıdan en az ilginç olan anıt ise bu sütun. Örme Sütun, değişik ölçülerden yontulmuş taşlardan örülerek meydana getirilmiş ve 32 metre boyunda. Taşların her birinin farklı dönemlerden ve yerlerden alınarak, bir araya getirildiği düşünülüyor.

Doğu Roma Dönemi’nde üzerinde bronz levhalar olduğu ancak Latin İstilasında bu bronz levhaların da yağmalandığı düşünülüyor. Sütunun üzerinden mızraklı bir Athena heykeli olduğu, ancak paganlıktan Hristiyanlığa geçiş yapan kentte, Athena heykelinin tahrip edildiği de hikayeler arasında.

Osmanlı Dönemi’nde bu sütuna tırmanma yarışları düzenlenir, hatta sütunların arasında ipler gerilerek 30 metre yükseklikte hiçbir koruma olmadan ip cambazları sütunlar arasında gidip gelirlermiş. İzlemesi baya yürek hoplatan bir deneyim olmalı o dönemde.

Alman Çeşmesi:

Sultanahmet Meydanı’nın Ayasofya’ya yakın olan giriş kısmında, Neo-Rönesans tarzında estetik bir yapıya sahip olan Alman Çeşmesi bulunuyor. Sultan II. Abdulhamit Dönemi’nde, demonte olarak Almanya’da üretilen çeşme, dönemin Alman imparatoru II. Wilhelm’in Osmanlı sultanına ve İstanbul’a bir armağanı. 1901 yılında İstanbul’daki bir araya getirilerek Sultanahmet Meydanı’ndaki yerini almış Alman Çeşmesi. Çeşmenin üzerinde II.Wilhelm’in simgesi ve II.Abdülhamid’in tuğrası yan yana bulunuyor.

II. Wilhelm’in İstanbul’a ilk gelişinde (1889) Osmanlı ordusuna Alman tüfeklerinin satışını sağladığı, ikinci ziyaretinde ise Bağdat Demiryolu’nun Alman firmalarına verilmesi vaadini aldığı bilgiler arasında. Bu anlamda Alman Çeşmesi estetiksel bir amacın yanısıra, dönemin Osmanlı-Alman dostluğunun bir hatırası olmak üzere büyük bir siyasi anlam da taşıyordu.

Türk İslam Eserleri Müzesi (İbrahim Paşa Sarayı)

Osmanlı Dönemi’nde “At Meydanı” olarak kullanılmayan başlayan Hipodrom Bölgesi’nde Osmanlı’ya ait yapılardan diğeri de İbrahim Paşa Sarayı.

İbrahim Paşa, Kanuni Sultan Süleyman’ın gençlik arkadaşı, damadı ve aynı zamanda da sadrazamı. İbrahim Paşa’nın Kanuni’nin kız kardeşi ile evlenmesi sonrasında, saray İbrahim Paşa Sarayı olarak anılmaya başlamış ve birçok düğün, şenlik, kutlamaya da sahne olmuş.

Osmanlı tarihi boyunca, hanedan dışından birinin sahip olduğu ve saray olarak adlandırılan tek sivil konutun burası olduğu ifade ediliyor.

İbrahim Paşa’nın gözden düşmesi ve servetine el koyulması sonrasında da saray çeşitli devlet işleri için kullanılmış. Günümüzde ise “Türk İslam Eserleri Müzesi” olarak hizmet veriyor. Müzenin içinde çok güzel bir avlu ve harika bir Sultanahmet meydan manzarasının olduğunu da eklemeden geçemeyeceğim 🙂

Sphendone Kalıntıları

Hipodrom’dan günümüze kalan tek kalıntı Sphendone Kalıntıları olarak geçen bir duvardan ibaret. Sphendone kelimesi Yunanca “yay” veya “kavis” anlamına gelir ve yapının mimarisini ifade etmek üzere kullanılır. Şu an Hipodrom’dan kalan tek bir duvar üzerinde de Sultanahmet Endüstri Meslek Lisesi var 🙂

Duvardan içeri doğru girişler olduğu görülüyor, ancak güvenlik önlemleri sebebiyle etrafı tamamen kapatılmış durumda. Şu an kamuya ziyarete açık bir durumu yok maalesef bu tarihi kalıntının. Restorasyon işlemleri olur da bir gün Sultanahmet’in altındaki gizli tünellerde gezebilir miyiz, zaman gösterecek 🙂

Şu an için ziyarete açık olmadığından, önünde park etmiş otomobiller ile adeta bir otopark havası var. Yakın zamanda kamuya kazandırılmasını ümit ediyoruz.

Nakilbent Sarnıcı (Nakkaş Halı):

Sphendone kalıntılarının çok yakınlarında, Nakkaş Halı mağazasının altında bulunan Nakilbent Sarnıcı, mağazadan izin alındığı durumda ziyaret edilebiliyor.

6. yüzyıla adreslenen bir Doğu Roma sarnıcı olan Nakilbent Sarnıcı içerisinde, Corinth başlıklı 18 adet kolon bulunuyor. Sarnıcın en ilgi çeken yanı ise Hipodrom’a ait kalıcı sergiler ve illustrasyonların bulunması. Bu ana kadar yürüyerek gezdiğiniz mekanları bir de sergi ile pekiştirmek çok güzel bir deneyim.

Konstantinapolis’in o dönemki haline ait canlandırma resimler, Hipodrom’un canlandırması, Roma İmparatorluğu dönemindeki tüm hipodromların bir haritası, Carceres (çıkış kapıları), hipodrom tribünleri, Spina ve anıt sütunları, hipodroma ait bir maket, Kathisma (imparator locası), Sphendone, Tribün Katmanları, At arabası yarışları, Dikilitaş’a ait bilgileri içeren birçok canlandırma sarnıç içerisinde sergileniyor.

Eğer Hipodrom gezinizi bu sarnıçla sonlandırabilirseniz, Hipodrom’da gezerek gördüğünüz bilgileri pekiştirmek adına, gerçekten tadından yenmiyor 🙂

Hipodrom’da Yaşanan Önemli Olaylar:

Hipodrom hem Doğu Roma hem de Osmanlı döneminde kentin hem kültürel hem de politik merkezi konumunda olduğu için, birçok önemli olaya tanıklık eder. Bunların arasında tarih sahnesinde adını yazdıran ve şehrin kimliğinin değişmesine neden olan önemli olaylar da vardır.

Nika İsyanı (MS 532) İmparator I. Justinianus döneminde hipodrom, Nika İsyanı olarak bilinen büyük bir ayaklanmanın merkezi olur. Maviler ve Yeşiller adlı iki taraftar grubu arasındaki spor rekabeti, imparatora karşı siyasi bir isyana dönüşür. İsyan sırasında hipodromda büyük çatışmalar yaşanır, şehirdeki birçok bina yıkılır ve binlerce kişi hayatını kaybeder. Tarihin en kanlı isyanlarından biri olan Nika İsyanı, İmparator Justinianus’un askerleri tarafından bastırılır. Nika İsyanı sonrasında harap olan şehir tekrar inşa edilmeye başlanır. Ayasofya’nın günümüze ulaşan bugünkü hali de, yine bu isyan sonrası inşa edilen yapıların en önemlisidir.

Dördüncü Haçlı Seferi (Latin İstilası) İstanbul’un Yağmalanması (1204) Dördüncü Haçlı Seferi sırasında Konstantinapolis Haçlılar tarafından ele geçirilir ve yağmalanır. Hipodrom’daki bronz heykeller ve süslemeler gibi birçok değerli yapı sökülüp Batı Avrupa’ya götürülür. Bu olay sonrasında hipodrom, büyük bir darbe alır ve gözden düşer.

Halide Edib Adıvar’ın 1923 Sultanahmet Meydanı Konuşması Halide Edib Adıvar, Türkiye’nin erken Cumhuriyet dönemi mücadelesinin önemli figürlerinden biriydi ve özellikle Kurtuluş Savaşı’na ve sonrasındaki toplumsal değişimlere büyük katkı sağladı. 1923 yılında Sultanahmet Meydanı’nda yaptığı konuşma, Cumhuriyet’in ilanının ardından halkla buluştuğu ve kadın hakları gibi sosyal konularda güçlü mesajlar verdiği bir anıydı.

Küçük Ayasofya

Eğer Sphendone Kalıntıları’nı görmek için sahile doğru indiyseniz, rotaya Küçük Ayasofya‘yı da mutlaka eklemelisiniz. Ayasofya’dan sadece birkaç yıl önce yapılmış olan Küçük Ayasofya, zarif mimarisi ve huzur veren ortamı ile kaçırılmaması gereken bir durak.

Eğer rotaya devam etmeden önce küçük bir çay-kahve molası vermek isterseniz, Küçük Ayasofya’nın hemen yan sokağında bulunan Art Cafe çok güzel bir tercih olabilir. Küçük Ayasofya’yı ve geniş bahçesini gören bu sokakta, Türk kahvesi ve demleme çay ile enerjiyi yükseltip, rotaya devam edebilirsiniz 🙂

İstanbul’un fethi sonrası, Türkler tarafından Ayasofya’ya benzetildiği için verilir Küçük Ayasofya ismi. Doğu Roma Dönemine ait olan bu Ortodoks kilisesi fetihten sonra camiye çevrilir, ve günümüze kadar ulaşmasında aktif kullanılmasının da etkisi olur.

İnşası ve İlk Dönemleri:

Doğu Roma imparatorları arasında, İstanbul’da büyük bir inşa faaliyeti başlatan imparatorlardan biri de Justinianus’dur. Justinianus henüz tahta çıkmadan önce amcası İmparator Anastasius’a karşı isyanla suçlanır ve ölüm cezasına çarptırılır. Anastasius’un rüyasına giren azizler Sergius ve Bacchus, yeğeni Justinianus’un bağışlanmasını isterler. Bu rüyadan çok etkilenen amcası, yeğenini bağışlar ve böylece Justinianus ölüm cezasından kurtulmuş olur.

Aziz Sergius ve Bacchus, Roma İmparatorluğu Dönemi’nde askerlik yaparken Hristiyanlığı kabul eden, ve bu sebeple işkence görerek öldüğü düşünülen iki askerdir. Bu olaydan sonra Hristiyanlık dünyasında askerleri koruduğuna inanılan bir figür haline gelirler.

Justinianus tahta çıktığında, hayatını kurtardığına inandığı bu azizleri unutmaz ve azizlerin adına bu kiliseyi inşa ettirir. Doğu Roma Dönemi’nde “Aziz Sergius ve Bacchus Kilisesi” olarak anılan kilise, Osmanlı Devleti’nin fethi sonrası Türkler tarafından ayasofya’ya benzetildiği için “Küçük Ayasofya” olarak anılmaya başlar.

Geçirdiği Önemli Olaylar:

Latin İşgali ve İkonoklazm’dan nasibi alan Küçük Ayasofya, diğer Bizans yapıları gibi zarar görür. Bu dönemde yapıda çeşitli tahribatlar meydana gelir.

Küçük Ayasofya Camii’ne Dönüştürülmesi:

16. yüzyılda II. Bayezid döneminde, İstanbul’daki diğer Bizans kiliseleri gibi Aziz Sergius ve Bacchus Kilisesi de camiye çevrilir ve adı Küçük Ayasofya Camii olarak değiştirilir. II. Bayezid, Kapı Ağası Hüseyin Ağa‘yı Küçük Ayasofya’nın camiiye dönüştürülmesi için görevlendirir.

Caminin ibadete uygun hale getirilmesi için mihrab ve minber eklenir. Bir minare eklenmesi, cami olarak işlev görecek yapının en dikkat çekici değişikliklerinden biri olduğundan, Küçük Ayasofya’ya da minare eklenir. Osmanlı camilerinde sıklıkla görülen hat yazıları ve kalem işleri, caminin iç dekorasyonuna eklenir.

Osmanlı’nın külliye anlayışına uygun olarak, çevresine medrese, şadırvan, türbe ve aşevi gibi yapılar eklenir. Bu yapıların da eklenmesi ile, caminin çevresinde sosyal bir kompleks oluşur.

Camiye giriş kısmından yaklaştığınızda sonradan eklenen minare ve avlu kısmının, tarihi ana kilise binasından farkı seçilebiliyor. Bu açıdan camiye çevrilen diğer kiliselerdeki neredeyse fark edilmeyen yapı geçişleri burada uygulanmamış gibi hissettiriyor.

Günümüze kadar çeşitli güçlendirmeler ve restorasyonlar geçiren Küçük Ayasofya, günümüzde de cami olarak kullanılmaya devam ediyor.

İç Mekan ve Dikkat Çeken Özellikler:

Küçük Ayasofya’nın içine girdiğinizde, öncelikle aydınlık ve huzurlu olması sizi çarpıyor. Büyük ve fazla sayıdaki pencereleri ile oldukça ferah ve zarif bir yapı burası.

Küçük Ayasofya Camii’nin iç mekanında, yapıdaki sekizgen planı ve kubbeyi destekleyen pembe ve yeşil mermerden, iki kat halinde toplam 16 sütun bulunuyor. Sütun başlıklarındaki detaylı işçilik ve zarafet, hayran olunası cinsten.

Küçük Ayasofya Camii, Bizans ve Osmanlı mimarisinin iç içe geçtiği yapılardan biri. Bizans döneminin zarif taş işçiliği ve sütunları ile Osmanlı’nın zarif hat sanatı uyum içinde bir araya geliyor burada. Bu uyum da iç mekana hem ruhani ve huzurlu bir hava katıyor, hem de tarihsel açıdan oldukça etkileyici.

Son olarak içeride katlar arasındaki yatak bloğa dikkat ederseniz, burada Latince yazılmış bir metnin tüm kubbe boyunca yapıyı çevrelediğini göreceksiniz. Bu kitabede kilisenin Justinianus ve eşi Theodora tarafından yapıldığını, azizlere atıf yaparak kilisenin ve kendilerinin de korunması için bu kitabeyi yazdıklarını ifade eder. Kitabenin Latince yazılmış olması, Bizans’ın erken döneminde hâlâ Roma geleneği etkilerinin güçlü olduğunu gösterir.

“Sergios ve Bakhos’un adıyla bu kutsal bina, çok yüce hükümdarımız Justinianus ve Theodora tarafından, Tanrı’nın sonsuz yardımıyla yaptırılmıştır.”

Özellikle Ayasofya’yı ziyaret ettiğiniz aynı gün içinde Küçük Ayasofya’yı da ziyaret ederseniz, içerideki mermer sütunların ve sütun başlıklarındaki işlemelerin benzerliğini ve güzelliğini hemen ayırt edebilirsiniz. Aynı rota içerisinde görülmeyi kesinlikle hak ediyor Küçük Ayasofya 🙂

Justinianus ve Theodora’dan bu kadar bahsetmişken, Bizans tarihinin bu ünlü çiftine dair BBC’nin 4 dakikalık kısa belgeselini de buraya iliştireyim 🙂

Arasta Çarşısı ve Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Küçük Ayasofya’dan tekrar Sultanahmet Meydanı’na doğru dönerken Küçük Ayasofya Caddesi üzerinden Kabasakal Caddesi’ne girerseniz tarihi Arasta Çarşısı‘nın içinden geçerek Sultanahmet Meydanı’na dönmüş olursunuz. (Bu rotada yukarı doğru eğimin de daha az olduğunu ve dönüşte daha az yorulduğumuzu da ekleyeyim.)

Arasta Çarşısı:

Arasta Çarşısı, 17. yüzyılda Sultanahmet Camii’nin bir vakıf geliri olarak inşa edilir. Osmanlı mimarisinde, camilerin giderlerini karşılamak amacıyla çevrelerinde ticari yapılar inşa edilir ve caminin giderleri bu yapılardan gelen kiralardan karşılanırmış. Sultanahmet Camii için ise, bugün Arasta Çarşısı olarak bilinen sokaktaki dükkanlar bu işlevi görüyormuş.

Günümüzde de alışveriş yapmasak bile içinden yürümesi eğlenceli, rengarenk uzunlamasına bir sokak çarşısı burası. Kapalıçarşı gibi han mantığında ve üstü kapalı da olmadığından, ferah ferah yürünesi bir yer. Hediyelik eşya arayanlar için de oldukça popüler bir yer.

Kapalıçarşı ya da Mısır Çarşısı’ndakine benzer boğucu bir kalabalığa bu sokakta hiç rastlamadım. Biraz az bilindiği, biraz da Sultanahmet Camii’nin arka sokağında kaldığı için sanırım. Bu tarz bir yere gitmek isteyenler için ideal bir seçim olabilir.

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi

Sultanahmet Camii, geçmiş dönemdeki Büyük Bizans Sarayı’nın bulunduğu alanın bir kısmının üzerine inşa edilir. Arasta Çarşısı’nın altından çıkarılan mozaikler, Büyük Bizans Sarayı’nın kalıntılarına aittir. Büyük Saray’a ait olan mozaiklerin bulunduğu bu alan, bugün müze olarak korunuyor.

Büyük Saray Mozaikleri Müzesi’ne Arasta Çarşısı içinden giriş sağlanıyor. İçeride sergilenen Doğu Roma Büyük Sarayı’na ait mozaikler, M.S. 450-550 yılları arasına tarihleniyor. Dini konulara pek rastlanmayan mozaiklerde, genel hayattan sahneler görüyoruz. Mozaikler genel olarak doğa, gündelik hayat ve mitoloji ağırlıklı. Kartal, aslan, yılan, keçi gibi tasvir edilen birçok hayvan var mozaiklerde.

Türkiye’de elbette çok daha büyük ve fazla koleksiyona sahip mozaik müzeleri var. Bunların başında Gaziantep Zeugma Müzesi ve Hatay Arkeoloji Müzesi geliyor. Bu müzelerin yanında Büyük Saray Mozaikleri Müzesi hacmen daha küçük kalıyor diyebiliriz. Müzeye gelirken beklentiyi bu yönde belirlemekte fayda var. Alan çok fazla büyük olmadığından yarım saat gibi bir sürede rahatlıkla gezilebilecek bir müze.

Müzekart Geçerli mi?

Müzekart+ ile müze ziyaret edilebiliyor. Müzekartınız yoksa bu müzeye özel tek bilet almak mantıklı değil, çünkü bilet ve müzekart fiyatları aynı. Müze ziyareti öncesinde online Müzekart+ alabileceğiniz gibi, müze girişindeki kart satış noktasından basılı kart da alabilirsiniz. (Farklı ören yerlerinden üzerinde resminizin olmadığı müzekartınızı da burada kişiselleştirebilirsiniz. Üzerinde resim olmayan ve kişiselleştirme işlemi yapılmayan kartlar 7 gün içinde bloke oluyor, kişiselleştirme noktalarında bloke kaldırılıyor.)

Müzeye dair güncel ziyaret saatleri, giriş ücreti, müzekart detayları gibi bilgilere Kültür ve Turizm Bakanlığı resmi sitesinden ulaşabilirsiniz.

https://muze.gov.tr/

Önemli Not: 2023 yılında restorasyona giren müze geçici olarak kapalı. Umarım restorasyon biter ve yeni halini de görme şansımız olur. Restorasyon sonrası müze kürasyonunun çok daha başarılı olacağına dair beklentimiz var 🙂 Açılış sonrasında Müzekart ile giriş ve ücretler gibi bilgileri tekrar kontrol etmekte fayda var.

Sultanahmet Meydanı Yeme İçme Mekanları

Sultanahmet’e kadar gelmişken Tarihi Sultanahmet Köftecisi Selim Usta genelde uğranan bir duraktır. Köfteler hızlıca gelir, ortaya piyaz serilir. Ayran ya da şalgam köfteye eşlik eder. Yani klasik bir Türk mutfağı ambiyansı vardır burada. Servisin hızlı olması ve çok oyalanmadan rotaya devam edebilmek de cabası. Bu sebeple geleni gideni çoktur bu mekanın, oldukça kalabalık olur genelde. Ama sirkülasyon da hızlıdır 🙂 Çay servisi yapılmaz, uzun sohbetlere mahal verilmez 🙂

Buraya kadar gelmişken (çayı da köftecide içemediğiniz için) , yemeğin üstüne şöyle yanında mis gibi lokumuyla bir çay ya da türk kahvesi içmek isterseniz Hafız Mustafa Edebiyat Kıraathanesi köftecinin hemen yanındadır. Çay içmek için girer, bir tabak tatlı yer çıkarsınız. Tatlı ile aranızda bir nefis muhasebesine hazırsanız, ya da dünden razıysanız, kıraathanenin ortamının çok samimi ve otantik olduğunu da eklemeden geçmeyeyim.

Dipnot: Eğer Marmaray ile dönecekseniz Hafız Mustafa’nın Sirkeci şubesi de oldukça büyük ve çeşitleri bol bir mekandır.

Sultanahmet Camii

Arasta Çarşısı’ndan tekrar Sultanahmet Meydanı’na döndüğümüzde altı minareli yapısı ve haşmetli görünüşü ile bir sonraki durağımız Sultanahmet Camii olacak.

İnşası ve İlk Dönemleri:

Mimar Sinan okulundan yetişen bir mimardır Mimar Sedefkar Mehmet Ağa. Sultan I. Ahmet, Ayasofya’nın tam karşısına bir camii yapılmasını emreder. Bu emri verirken binanın anıtsallığına önem verdiği ve gücünü simgelemek istediği aşikar. Mehmet Ağa da en çok bunun için çalışır.

Sedefkar Mehmet Ağa, Sultan I. Ahmed’den aldığı emir ile, 1609-1616 yılları arasında Sultanahmet Camii’ni inşa eder. Yalnız sultanlar ve aileleri birden fazla minaresi olan camiler yaptırabildikleri için, Sultanahmet Camii altı minareli olarak yapılır. Sultanahmet Camii altı minareli yapılınca, gurura kapıldığı söylentileri çıkan I. Ahmet, Mekke’de bulunan camiye yedinci minareyi ekletir. Günümüzde altı minareli camiiye diğer örnek Adana’daki Merkez Camii’dir.

I. Ahmet binanın simgeselliğine önem verdiği için Sultanahmet Camii’nin tam Ayasofya’nın karşısında istese de, Sultanahmet’in kubbesi Ayasofya’dan büyük olmayı başaramaz. Hatta Mimar Sinan’ın Selimiye ve Süleymaniye Camii’lerinin de gerisinde kalır. Bu olay Osmanlı mimarisinin altın çağının sona erdiğini düşündürür.

İç Mekan Ayrıntıları:

Bu açıdan baktığımızda Sultanahmet Camii, mimari çözümlerinin başarısından çok içindeki çinilerle ünlüdür. Cami içinde bulunan mavi vitraylı 260 adet pencereden yansıyan ışık huzmeleri, cami içinde yer alan yirmi bini aşkın mavi ve turkuaz renkteki ve çeşitli motiflerdeki çini panoları aydınlatır.

Bu noktada bir parantez açmak gerekirse, turkuaz renginin Fransızca “Türk taşı” anlamından türetildiğini belirtmek de minik bir ayrıntıdır. O dönemde Fransa’da bulunmayan bu renk taşlar, ilk kez Osmanlı Devleti tarafından Fransa’ya gönderildiği için, Fransızlar bu taşların rengine Türk taşı anlamında “turkuaz” derler.

Sultanahmet Camii içinde mihrap ve minber Marmara Adası’ndan getirilen mermerden yapılır. Kapı ve pencerelerdeki sedef işlemeler, tahta ve madeni oymacılık oldukça zariftir. İçerisi bu denli zarif olan bir camiiyi görebilmek için, dışında oluşan kuyruğu beklemeye ve sabretmeye bence değer 🙂

Camii içinde kubbenin ağırlığını taşıyan çapı beş metreyi bulan dört adet fil ayağı bulunur. Yine aynı zarafetle işlenen fil ayakları da ortamın ruhani havasıyla uyumludur. Bir zamanlar yağ kandillerini taşımak için yere yakılan avizenin büyüklüğü ve görkemi ise elbette ziyaretçiler tarafından en çok göze çarpan detaydır.

Sultanahmet Camiisi ve I. Ahmet’e Dair:

Sultanahmet Camii’sine dair Murat Belge’nin kitabında okuduğum bazı bilgiler gerçekten paylaşılmaya değer. Ziyaret öncesinde bilmekte fayda var 🙂

  • Caminin elbette en meşhur tarafı İngilizce “Blue Mosque” olarak da adlandırılmasını sağlayan içindeki İznik çinileri. Cami içinde yirmi binin üzerinde çini pano sayılmış. Yine mavi renk ağırlıklı 260 pencere ise içerisinin ferah ve aydınlık olmasını sağlıyor.
  • Cami adı üstünde olacağı şekilde Sultan I. Ahmet tarafından yaptırılmış. Şimdi ilginç bir bilgi geliyor: I. Ahmet 14 yaşında 14. Osmanlı padişahı olarak tahta çıkıp bundan 14 yıl sonra vefat etmiş.
  • I. Ahmet, Osmanlı tarihinde ilk kez böyle büyük bir cami ve külliyeyi, cenge giden padişahın elde ettiği ganimetle değil de, devlet hazinesinden sağlanan para ile yaptırdığından, halk bu durumu protesto etmek için çok uzunca bir süre bu camide namaza gitmemiş.

Sultanahmet Camii girişinde genelde oldukça uzun bir kuyruk oluyor. Birkaç kez bu kuyruğu beklemeyi göze alamayarak içine girmesem de, bir gün nihayet bu kuyruğu bekledim ve o kadar da uzun sürmediğini gördüm 🙂 İçerisi tahmin edileceği üzere çok kalabalık ancak sürekli tavana bakarak gezdiğiniz için bu kalabalığı bir süre sonra görmeyebilirsiniz de 🙂

Not: Ziyaret saatlerinizi ayarlarken namaz vakitlerini göz önünde bulundurmayı aklınızdan çıkarmayın.

Ayasofya

Rotanın incisi, size tarihi yarımadaya geldiğinizi hissettiren en tarihi durak elbette Ayasofya. “Kutsal” anlamına gelen “Aya” sözcüğü ile “Bilgelik” anlamına gelen “Sofya” sözcüklerinin birleşiminden oluşan mabedin ismi “Kutsal Bilgelik” olarak koyulmuş.

İmparator Justinianos, Roma İmparatorluğu’nu eski gücüne kavuşturmak amacıyla Doğu Roma başkentinde görkemli bir kilise yaptırmak ister ve Ayasofya 6.yy’da tamamlanır. Sevgili Ayasofya, yıllara meydan okuyarak tam 1500 yıldır bizi selamlıyor.

İnşası ve İlk Dönemleri:

Ayasofya’nın bulunduğu yerde daha önce aynı adı taşıyan iki kilise daha yapılır, ancak çeşitli sebeplerle yok olur. Şu an günümüze ulaşan Ayasofya aslında üçüncü kez inşa edilen kilisedir.

İlk Ayasofya Konstantin’in büyük inşa projesi içerisinde, Hristiyan bir başkent yaratma ideolojisine de uyacak şekilde yapılır. Ahşap bir çatıya sahip olan kilise bir ayaklanma sonrasında hasar görür, ardından gelen bir yangında da tamamen yıkılır.

İkinci Ayasofya ise II. Theodosius Dönemi’nde inşa edilir. Yine ahşap bir çatıya sahip olan bu ikinci kilise ise, Justinianus Dönemi’nde çıkan ve şehirde büyük tahribata yol açan Nika Ayaklanması sırasında, büyük bir yangında yıkılır.

Justinianus döneminde yaşanan bu ayaklanma sonrasında, şehirde hummalı projeler başlar. Günümüze ulaşan haliyle üçüncü ve bugünkü Ayasofya inşa edilir. Bu yapı öncekilerden farklı olarak kubbeli bazilika planıyla inşa edilir. Bu kubbe mimarisi, dönemin en büyük mimari başarılarından biri olarak kabul edilir.

Dış Mekan:

Ayasofya’nın inşası bittikten sonra, kubbenin ve yan kubbelerin ağırlığını taşıyabilmek, kubbenin baskısıyla duvarların dışa doğru itilmesini engellemek amacıyla payandalar eklenir. Günümüzdeki bu payandaların bir kısmı Doğu Roma Dönemi’nde, bir kısmı ise Mimar Sinan tarafından Osmanlı Dönemi’nde eklenir.

Ayasofya’ya giriş yaptığınızda, payandaların da olduğu bölümde eski Ayasofya’dan kalan bir kısım kalıntılar görürüz. Bunlardan en ünlüsü üzerinde 12 havariyi simgeleyen koyun kabartmalarının olduğu duvar parçaları.

İç Mekan ve Detayları:

Ayasofya iç alanına girdiğinizde, kubbenin yüksekliği insanda ezici bir etki yaratıyor. Kubbe mimari açıdan bir devrim niteliğinde. Daha sonradan Osmanlı mimarisini de etkileyen yönüyle kubbenin yanına yapılan yarım kubbeler, ana kubbenin ağırlığını dengeliyor. Yaklaşık 31 metre çapındaki bu kubbenin dört köşesinde Hristiyanlık inancına dair dört melek resmedilmiş. Cennette tanrının tahtını koruduğuna inanılan bu melekler, bir baş ve altı kanattan oluşan Serafim Melekleri olarak biliniyor.

İç alandaki mermer sütunlar ve sütunların titizlikle oyulmuş sütun başlıkları gerçekten muazzam. Zeminde ve üst galeride sıralanan 107 adet sütun kubbenin ve yarım kubbelerin ağırlığını dengelemeyi amaçlıyor. Justinianus Ayasofya’nın yapımı emrini verdiğinde, imparatorluğun farklı yerlerinden çeşitli renklerde mermerler getirtilir. Sütun başlıkları Küçük Ayasofya’da da izine rastladığımız zariflikte, ince bir işçilikle oyulmuş.

Hemen köşede bulunan mermer küpler ise, Osmanlı Dönemi’nde Bergama’da bulunan Pergamon antik kentinden getirilir. Yekpare mermerden yapılmış olan bu küpler, şerbetlerin serin tutulması için getirilmiş.

Etrafı koruma şeritleri ile çevrili bir alan dikkatinizi çekecek, burası Doğru Roma İmparatorları’nın taç giyme törenlerinde durdukları alan olan Omphalion. Omphalion, kelime anlamı olarak “göbek” veya “merkez” anlamına gelir, ve Bizans İmparatorluğu’ndaki merkezi yönetimi, kutsallığı ve evrenin merkezini simgeler. Büyük bir mermer daire etrafında farklı renk ve boyutlarda 12 adet daha dairenin bulunduğu bu alan ile ilgili çeşitli rivayetlerden söz ediliyor. Bunların arasında İsa ve 12 havariyi , astrolojideki 12 adet burcu, evrensel dengeyi, bir yıl boyunca doğadaki döngüler içindeki 12 ayı temsil ettiğine dair bilgiler var. Bu yüzden bu daireler, hem fiziksel hem de sembolik olarak Ayasofya’nın dünyanın merkezi olduğuna dair bir inancı yansıtır.

Ayasofya’nın iç alanındaki detaylar, meraklı bir gözle incelenmeye gerçekten değer.

Ayasofya’nın Mozaikleri:

Ayasofya içinde, kilise olarak kullanıldığı döneme ait iki önemli mozaik pano özellikle dikkat edilmesi gereken detaylar arasında. Bunlardan ilki iç alana giriş öncesindeki kapı üzerinde, diğeri ise çıkarken kullanılan kapı üzerinde bulunuyor.

İç alana girmeden önceki kapı üzerindeki mozaikte, tahtta oturan Hz.İsa, solda Hz. Meryem, sağda baş melek Cebrail, diz çökmüş durumda ise dönemin imparatoru olan Leon bulunuyor. Leon kendisini affetmesi için Hz. İsa’nın önünde diz çökerek özür dilerken betimleniyor.

Çıkış kapısı üzerindeki mozaikte ise, solda bulunan Justinianus Ayasofya’nın bir maketini, sağda bulunan Konstantin ise İstanbul’un bir maketini kucağında Hz.İsa’yı tutan Hz.Meryem’e armağan ediyorlar. Mozaik bu sebeple Sunu Mozaiği olarak adlandırılıyor. (Ayasofya’yı son ziyaretimde, üst galerinin açılması ve ücretli olması sonrasında bu mozaiğin de ücretli giriş tarafında kaldığını üzülerek farkettim. Şu an üst galerinin ziyareti hem Türk hem de yabancılar için 25 Euro. Müzekart ise geçmiyor.)

Diğer önemli mozaik ise kiliselerde doğuyu gösteren Apsis üzerinden çocuk İsa’yı kucağında tutan Meryem Ana mozaiği. İkonaklazm Dönemi’nde tahrip edilen mozaiklerin ardından, Ayasofya içinde ilk yapılan mozaiğin bu mozaik olduğu düşünülüyor. Şu an bu mozaik perdeler ile kapatılıyor.

Fetih Sonrası Ayasofya:

1453’de İstanbul’un fethiyle birlikte Ayasofya camiye çevrilir. Böyle görkemli bir mabedin yakılıp yıkılmak yerine, korunarak Müslümanların en sık kullandıkları ibadethane haline dönüştürülmesi, dönemin şartlarına göre bir saygı jesti olarak görülüyor.

Farklı zamanlar camiye minareler eklenir, cami içerisinde ibadete uygun hale getirilmesi için mihrağ, minber ve levhalar eklenir. Ayasofya’nın iç mekanında Osmanlı döneminde eklenen en dikkat çekici unsurlardan biri, büyük yuvarlak levhalardır. Çapları yaklaşık 7.5 metre olan levhalar, dünyanın en büyük hat levhaları arasında yer alır. Levhalarda İslam’ın kutsal isimleri olan Allah, Muhammed, Dört Halife (Ebu Bekir, Ömer, Osman, Ali) ve Hz. Muhammed’in torunları (Hasan ve Hüseyin) yazılıdır.

Cumhuriyet Dönemi ile birlikte 1935’de Ayasofya müze haline getirilir. O günden sonra uzun bir süre müze olarak kalan ve UNESCO Dünya Mirasları Listesi’nde yer alan oldukça kıymetli bir tarihi eser olan Ayasofya, büyük tartışmalara yol açmasına karşın tekrar camiye çevrildi.

Şu an müze statüsünde olmadığı için Müzekart ya da bilet almaksızın ücretsiz olarak ziyarete açık. Ancak girişlere belli bir saatten sonra izin verildiğinden, sabah saatlerinde kapı açılışına kadar oldukça uzun bir kuyruk oluyor. Ayrıca son dönemde yapılan tartışmalı uygulamalar ile birlikte, üst kat galerilere çıkış ücretli hale getirildi. (Kapı açılışı 10:00’da başlıyor, parça parça ziyaretçiler alınıyor.)

Ayasofya hakkında başlı başına yazılmış eserler olduğu düşünülürse anlatmakla bitmeyecek bir konu aslında. Ancak dışardan meraklı bir gözün görebilecekleri hemen hemen bunlar diyebiliriz.

Not: Ziyaret saatlerinizi ayarlarken namaz vakitlerini göz önünde bulundurmayı aklınızdan çıkarmayın. Ziyaretçiler ibadet saatlerinde dışarı çıkartılıyorlar.

Yerebatan Sarnıcı

Yerebatan Sarnıcı benim İstanbul’da en etkilendiğim, mistik bir havası olan, çok farklı bir yer. İstanbul’a yeni geldiğim üniversite zamanlarında, sarnıcı ilk kez ziyaret ettiğim esnada sarnıca doğru indiğim merdivenleri ve mermer sütunların haşmetini hatırlıyorum önce. Bu esnada içeride bir ney dinletisi vardı. Ortamın ambiyansı, neyin sesiyle birleşince bir anda farklı bir düzleme ışınlanmış gibi hissetmiştim kendimi.

Uzun süre restorasyonda kaldığı için ziyarete açık değildi Yerebatan. Temmuz 2022’de restorasyonun tamamlanması ile ziyarete tekrar açıldı. Sanatçıların modern eserlerinin de eklenmesi ve farklı ışıklandırmalar ile tarihi sarnıç daha da farklı bir ambiyansa bürünmüş.

Doğu Roma Dönemi’nde çok fazla sarnıç olmasının nedeni, şehrin kuşatılması tehlikesine karşın, olası uzun kuşatma döneminde su ihtiyacını karşılayabilmek olarak değerlendiriliyor. Yerabatan Sarnıcı bu sarnıçları en büyüğü, yine aynı çevrede Şerefiye Sarnıcı ve Binbirdirek Sarnıcı da diğer iki büyük sarnıç arasında.

İstanbul’un fethi sonrasında sarnıçlar uzun süre unutulmuşlar, yeniden bulunduklarında ise Osmanlılar durgun suyu içmedikleri için sadece saray bahçesinin sulanmasında kullanılmışlar.

Sarnıçtaki en meşhur ve Yerebatan’ın simgesi haline gelen iki kalıntı ise, sütunlara kaide olarak kullanılan iki Medusa (Gorgon) başı. Medusa’lar pagan inancına ait simgeler olduklarından, Ortodoks Doğu Roma toplumunun bu pagan kalıntıları sarnıcın en uç köşesinde gizledikleri düşünülüyor.

Restorasyon sonrası sarnıca eklenen modern eserler sarnıca gerçekten çok yakışmışlar. Şu an Yerebatan ile ilgili görsellerin de birçoğunu süslüyorlar. Özellikle Medusa’lara yakın kısımda konumlanan Medusa heykeli ve duvardaki gölgesi çok etkileyici olmuş diyebilirim.

Yerebatan Sarnıcı güncel ziyaret saatleri, bilet ücretleri ve genel bilgileri aşağıdaki resmi sitesinde bulabilirsiniz.

https://yerebatan.com/

Milion Taşı

Yerabatan Sarnıcı’nın girişinde Milion Taşı’nın kalıntıları bulunuyor. Doğu Roma Dönemi’nde bu nokta “Dünyanın Sıfır Noktası” olarak kabul edilir, ve dünyadaki diğer şehirlerin imparatorluğa olan mesafeleri bu noktaya göre ölçülür. Şu an sıfır meridyeni olarak kabul edilen Greenwich’in Doğu Roma versiyonu Milion Taşı imiş diyebiliriz.

Burada bulunan yapıya dair tek kalıntı şu an küçük bir taş sütundan oluşuyor. Fark edilmesi güç olduğundan özellikle dikkat etmezseniz yanından geçip gitmeniz çok olası.

Milion Taşı’nın Osmanlı İmparatorluğu versiyonu diyebileceğimiz “İstanbul’un Orta Noktası” sütunu ise günümüzde Şehzade Camii’nin ana caddeye bakan avlu duvarının köşesinde bulunuyor.

Haseki Hürrem Hamamı

Ayasofya ve Sultanahmet arasında kalan yapı, Kanuni Sultan Süleyman’ın karısı Hürrem Sultan için Mimar Sinan’a yaptırmış olduğu “çifte hamam”. İstanbul’daki en büyük Türk hamamı olarak sayılıyor. Ben pek hamam insanı olmadığım için içini ziyaret etmedim, hamama gitmek dışında ziyaret edilecek bir imkan olup olmadığını da bilmiyorum açıkçası 🙂 Bu anlamda geçerken dışarıdan görmek yeterli oldu benim için, zaten Mimar Sinan’ın tüm eserleri kendisini belli ediyor 🙂

Mehmet Akif Ersoy Parkı

Firuz Ağa Camii

Sultanahmet ziyareti sırasında tramvaydan inilen Sultanahmet durağından Sultanahmet Meydanı’na doğru yürürken, mutlaka Mehmet Akif Ersoy Parkı’ndan geçiyoruz.

Parkta Firuz Ağa Camii ile Doğu Roma dönemine ait Antiochos Sarayı kalıntıları bulunuyor. Firuz Ağa, II. Bayezid’in Hazinedarbaşısı. Caminin yapım yılı ise 1491, İstanbul’un fethinden kısa bir süre sonra inşa edildiğinden şehrin en eski camilerinden biri.

Doğu Roma kalıntılarına dair ise dışarıdan bakan bir göz olarak pek birşey anlaşıldığını söyleyemem.

Başka Neler Var?

Bir günlük bir Sultanahmet rotasında tamamen yürüyüş mesafesinde, hem keyif alarak, hem de birden fazla mekan sığdırarak gezmek için ideal olabilecek bir rotayı bitirdik böylece 🙂

Topkapı Sarayı, Aya İrini, Arkeoloji Müzeleri ve Gülhane Parkı gibi mekanlar Tarihi Yarımada’nın olmazsa olmazları. Aynı gün içinde yazıda geçen Sultanahmet rotasına dahil etmek epey yorucu olabilir, bu sebeple apayrı bir rota planı gerekir diye düşünüyorum. Elbette daha fazlasını sığdırabileceğiniz daha esnek bir plan ile de ilerlenebilir.

Keyifli geziler!

Bir Cevap Yazın

Kitap ve Seyahat sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin