Kitap ve Seyahat

Kitap, seyahat, doğaya tutku..


Albaya Mektup Yok – Gabriel García Márquez | Kitap İncelemesi

Published by

on

Gabriel García Márquez, büyülü gerçekçilik türünde en çok tanınan yazarlar arasında. Yazarın en çok bilinen eserlerinden olan “Yüzyıllık Yalnızlık” ve “Kırmızı Pazartesi” kitapları, benim de okuma radarıma girmiş ve öncelikle yazardan bu kitapları okumuştum.

Kitapla Tanışma: Neden Bu Kitabı Okumaya Başladım?

Marquez’in oldukça kendine özgü bir tarzı olduğu ve bu tarzı ya çok sevenlerin ya da hiç ısınamayanların olduğu da bir gerçek. Açık söylemek gerekirse ilk iki kitabı okuduktan sonra, ben kendimi ikinci safta olanlar arasında hissediyordum.

Ancak “uzun öykü/novella” arayışlarım arasında “Albaya Mektup Yok” kitabını görünce Marquez’e ve bu uzun öyküsüne bir şans vermek istedim. Ve bu kez ilginçtir ama yazar beni bu öyküsüyle yakaladı 🙂

Gabriel García Márquez’in “Albaya Mektup Yok” adlı novellası, yazarın tipik “büyülü gerçekçilik” üslubunu taşımakla birlikte, bu eserinde daha sade ve gerçekçi bir anlatım tercih etmesi de beni yakalayan taraflarından biri oldu diyebilirim.

Kitabın Arka Planı

Mekan

Kitap, Latin Amerika’nın küçük ve kasvetli bir kasabasında geçer. Kasabanın adı ise verilmez — bu, Márquez’in belki de bilinçli bir tercihidir. Çünkü kasaba, aslında Latin Amerika’daki yoksulluk, yoksunluk ve umutsuzluk içindeki bütün küçük şehirleri temsil eder.

Yağmurun hiç dinmediği, nemli, gri bir atmosferi vardır bu kasabanın. “Şemsiye ister misin?” diye sorulur çoğu zaman. Bu gri ortam, öykünün atmosferini güçlendirir.

Zaman

Yazar kitabı 1961 yılında yayınlar. Kitaptaki olaylar ise 1950’li yılların başlarında, Kolombiya’da yaşanan iç savaşların (La Violencia) etkisi altında yaşanır.

Kitabın arka planında Latin Amerika’da uzun bir zaman hüküm sürmüş olan bu iç savaş, ve iç savaşın sonucunda ortaya çıkmış müthiş bir yoksulluk ve kargaşa hakimdir. Bu dönem, ülkenin iki büyük politik gücü (Liberaller ve Muhafazakârlar) arasındaki kanlı çatışmaların yaşandığı, halkın büyük yoksulluk çektiği bir dönemdir.

Kitabın alt metninde bu yoksulluk, açlık ve haksızlık somut bir şekilde hissedilir. Dibi kazınan kahve tenekeleri, aynasız yapılan sakal tıraşları, satılığa çıkarılan ev eşyaları hep bu yoksulluğun iç yakıcı işaretleridir.

Tarihsel Arka Plan: La Violencia Dönemi

Kolombiya’da 1948–1958 yılları arasında yaşanan dönem “La Violencia” (Şiddet dönemi) olarak bilinir. Bu dönem, Liberal Parti ile Muhafazakâr Parti arasında sürmüş olan bir iç savaştır. Yaklaşık 200.000’den fazla insanın hayatını kaybettiği, kasabaların yakıldığı, yoksulluğun derinleştiği bir dönem olan bilinir.

Kendisi de Kolombiyalı olan yazar benzer süreçlerden geçmiş olmalı. Zaten Kolombiya denilince çok da sakin ve huzurlu bir tarihten bahsetmek maalesef pek mümkün değil.

Márquez, o sırada genç bir gazetecidir ve ülkesinin bu korkunç kutuplaşmasını yakından gözlemler. Silah taşımaz, savaşa katılmaz ama gazeteci olarak politik baskı, sansür, yoksulluk ve devletin çöküşünü birebir deneyimler.

Yazarın Kişisel Geçmişi ile Bağlantı

Márquez 1927’de Aracataca’da doğar; anne ve babasının iş sebebiyle farklı bir şehire gitmeleri sebebiyle, büyükannesiyle büyükbabasının yanında büyür. Daha sonra yazacağı romanlarda, büyükbabasının Şiddet Dönemi’nde bir Liberal olarak savaşmış bir “Albay” olmasının ve büyükannesinin anlattığı hikayelerin büyük etkisi olacaktır.

“Albaya Mektup Yok” kitabındaki başkahraman, aynı yazarın gerçek hayattaki büyükbabası gibi albay rütbesine sahip bir savaş gazisidir. Yazarın büyükbabası da tıpkı romandaki albay gibi Liberal Parti saflarında savaşmıştır, devletten beklediği maaşı yıllarca alamamıştır.

Yani Márquez, aslında bu romanla kendi ailesinin hikâyesini anlatır ama onu evrensel bir sembole dönüştürür.

“Bu hikâye, Latin Amerika’daki bütün unutulmuş insanlara adanmıştır. Her ay postaneye gidip mektup bekleyen, ama kimsenin yazmadığı insanlara.”

Kitabın Konusu ve Ana Karakterleri

Romanın ana kahramanı olan yaşlı Albay, yıllar önce iç savaşta ülkesi uğruna savaşmış bir askerdir. Albay, emekliliğini hak etmiş ve emekli aylığının bağlanmasını azimle ve umutla tam 15 yıldır beklemektedir. Ancak devletten beklediği maaş mektubu yıllardır bir türlü gelmez. Bu durum, hem bireysel bir sabır ve direniş hikâyesini hem de devletin umursamaz bürokrasisini yansıtır.

Mektubun gelmemesinin nedeni yalnızca bürokrasi değil, aynı zamanda devletin unutkanlığı ve adaletsizliğidir. Albayın savaştığı dönem çoktan unutulmuştur. Devlet artık eski askerlerle ilgilenmez; yeni iktidar, geçmişteki savaşta hangi taraf için savaştıklarını bile umursamaz. Dolayısıyla maaş başvuru dosyası bir yerlerde “kayıp” gibidir — ama aslında bu sistemin çürümüşlüğünü temsil eder.

Bu sırada Albay açlıkla, itibarını kaybetmekle ve en acısı da oğlunun kaybıyla karşı karşıya kalmıştır. Ancak hala ısrarla ve umutlu bir inatla her Cuma günü limana inerek postanın geldiği gemiyi bekleyerek, kendisine “maaşını almaya hak kazandığını” ilan eden mektubunu bekler. Ancak o mektup bir türlü gelmez ve hep aynı cevabı alır: “Albaya Mektup Yok”

Horoz Metaforu

Bu sırada oğlundan kalan bir dövüş horozu Albay ve eşinin elinde kalan tek değerli şeydir. Bu horoz, Albay’ın yaşama bağlanma umudu haline gelir. Albay itiraf edemese ve horozun bakımı günden güne zorlaşsa da, bir yandan horozdan tamamen kurtulmak, diğer yandan da horozu asla bir başkasına bırakamamak arasında gider gelir.

Albayın eşi ise sürekli horozdan kurtulmaktan ve bakımının ne kadar masraflı olduğundan bahsetse de, oğlunun arkadaşları gelip horozu aldıklarında “Onu zorla aldılar,” der hıçkırarak. “Ben sağ olduğum sürece horozun bu evden çıkmayacağını söyledim onlara.”

Horoz, Albay’ın ölen oğlundan kalan tek şeydir. Oğlu, politik nedenlerle öldürülmüştür ve bu kayıp, Albay’ın iç dünyasında derin bir yaradır. Dolayısıyla horoz, siyasi sebeplerle vurulan oğlunun hatırasını, geçmişteki adaletsizlikleri ve ailenin onurunu temsil eder. Her sabah horozu beslemek, aslında oğlunun hatırasına tutunmak ve bir nevi oğlu için Albay’ın yas tutma biçimidir.

Diğer yandan horoz dövüşü ise, kasaba halkının en büyük heyecanıdır. Herkes o dövüşü bekler; çünkü horoz kazanırsa sadece Albay değil, tüm kasaba “biraz nefes” alacaktır. Bu yüzden horoz artık sadece Albay’a değil, “bütün kasabaya ait” bir umut nesnesine dönüşür. Yoksulluk içindeki insanlar, geleceğe dair tek heyecanı o dövüşte bulur.

Marquez ve Belirsizlik

Marquez kitaplarını okurken hikayeye kendinizi çok kaptırmanın yanısıra, yazarın olaydan çok duruma odaklandığını ve bir durum eseri ortaya koyduğunu unutmamakta ve hikayenin gidişatı ile ilgili beklentiyi de bu yönde belirlemekte fayda var.

Nitekim hikayenin sonunda bizler okuyucu olarak ne Albaya ne de horoza tam olarak ne olduğunu öğrenemeden, tamamen durumla ilgili o acı olgu ve belirsizlikle baş başa kalıyoruz. Aynı kitabın ana karakteri Albay’ın da o belirsizlikle aylarca, yıllarca yaşamak zorunda kaldığı gibi.

Çünkü burada yazarın anlatmak istediği, bir olayın sadece sonucu değil; beklemenin kendisi olur. Bu yüzden roman, istemesek de cevapsız sorularla biter:

“Elinin körünü.”

Sonsöz ve Kitabın Bende Bıraktığı Etki

Kitap başlangıcından sonuna kadar karakterlerin davranışları, yoksulluğun insanları içine çektiği umutsuz ve bir yandan da umuda müthiş bir ihtiyaç duyan ortamı, siyasi gerginlik içindeki bir devletin vatandaşlarının geçmiş hizmetlerine karşı umursamazlık ve unutkanlık içinde davranarak, yoksulluk ve açlıkla baş başa bırakması gibi birbiri içine geçen birçok konudan oluşur.

74 sayfalık kısa ama düşündürücü bir eserdir “Albaya Mektup Yok”. Uzun kitaplar okumaya cesaret edemediğiniz ya da yazarla ilgili bir fikrinizin olması için okumak isteyebileceğiniz, yazarın en güzel uzun öykülerinden biridir aynı zamanda.

Keyifli okumalar!

Bir Cevap Yazın

Kitap ve Seyahat sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin