Kitap ve Seyahat

Kitap, seyahat, doğaya tutku..


İvan İlyiç’in Ölümü – Lev Nikolayeviç Tolstoy | Kitap İncelemesi

Published by

on

Kitap kulübümüzde okumak üzere, o ayın teması olan “Novella – Uzun Öykü” üzerine en çok okunan eserleri araştırmaya koyuldum. Elbette birçok eser çıktı önüme, bir yandan da bir sonraki tema “Rus Edebiyatı” mı olsa diye düşünürken , kendimi Tolstoy ve Dostoyevski’nin kitaplarını incelerken buldum.

Genel İçerik:

  1. Kitapla Tanışma: Neden Bu Kitabı Okumaya Başladım?
    Novella yani uzun hikaye türünde kitaplar arıyorsanız, Tolstoy’un bu eseri bu kategoride öne çıkan eserlerden biri.
  2. Kitabın Konusu ve Ana Karakterleri
    Tolstoy bir mektubunda bu kitap hakkında “sıradan bir insanın sıradan ölümünün kendi gözünden tasviri” olduğunu belirtir.
  3. Tolstoy ve Yaşama Dair
    Tolstoy yaşamının son otuz yılında kendisini insan yaşamı, toplum, sessiz direniş ve varoluş üzerine adar, bu dönemki eserlerinde insanlık sorunlarını edebi bir kurguyla ele alır.
  4. Sonsöz ve Kitabın Bende Bıraktığı Etki
    Bu bölümde, kitabın bende yarattığı etkiyi bularak yazımı sonlandırıyorum 🙂

Kitapla Tanışma: Neden Bu Kitabı Okumaya Başladım?

Seçeceğim eser kısa olsun, okuması kolay olsun, derinlikli olsun derken karşıma çıktı İvan İlyiç’in Ölümü kitabı. Bir tarafım da “Ya şöyle uzun uzun, bir yazara başlayıp tüm külliyatını okusam mı?” diye soruyordu, henüz Tolstoy’un tüm eserlerini okuyamaya başlayacak kadar bir cesaret henüz bulamamış olsam da, 83 sayfalık bu kısa eser oldukça iyi bir başlangıç olacaktı.

Kitabı okuyup bitirdiğimde Tolstoy’un “İnsan Neyle Yaşar” kitabı ile benzer yanlarının olduğu, yazarın insanlığa ve yaşama dair felsefesini biraz daha anlayabildiğimi hissettim.

Kitabın Konusu ve Ana Karakterleri

Tolstoy’un 1886 yılında yayınladığı bu eseri, yaşam hırsı içerisinde, ancak yaşamının sonuna geldiğini fark etmeden geçen ömrünü, hasta yatağında ölüme çok yakınken sorgulayan ve dehşete düşen İvan İlyiç’in hayatını ve iç muhasebelerini ele alır.

İvan İlyiç, babası da kendisi gibi memur olan, hukuk eğitimini başarıyla tamamlamış, eğitimi sonrasında yüksek mevkilere ulaşmış, toplumun seçkin insanları ile çevrili olmaktan gurur duyan ve hayatını “olması gerektiği gibi” yaşadığına inanan bir yargıçtır.

Herşey tam da yolunda giderken, Petersburg’da yüksek bir mevkiye atanmış, evini tam da istediği şekilde şık ve kibar bir şekilde dekore etmiş, ailesini Petersburg’daki bu evde yaşamak üzere şehre getirmiş ve ailesi ile nihayet uyumu ve mutluluğu yakalamışken, yazarın deyimiyle “böğrüne” bir ağrı saplanır.

Günden güne artan ağrıları onu, yaşamaya dair umudu ile ölüme dair korkusu arasında savurur. Artık yaşamaya dair umudu kalmadığı ve kendi iç sorgulamaları ile baş başa kaldığı bir anda, yaşaması gereken hayatın, sandığının ve inandığının aksine, şu anda bu haliyle yaşadığı bu hayat gibi olmadığını kavrar. O güne kadar büyük anlamlar yüklediği, hayatını hep “kibar, incelikli, ve olması gerektiği gibi” yaşadığına inandığı, uğruna büyük çabalar verdiği tüm o mevki, saygınlık, saygın çevre, ve hatta ailesi kendisine çok boş, yapay, sevgi yoksunu ve anlamsız görünür. Etrafındaki herşey bir yalandan ibarettir. Tek gerçek vardır, o da ölüm karşısındaki çaresizliktir.

Tolstoy’un yazdığı bu uzun hikaye, aslında bir ölüm hikayesi değil, bir hayatın nasıl yaşanması gerektiğine dair bir sorgulama metnidir.

Tolstoy ve Yaşama Dair

Tolstoy, zengin bir ailenin çocuğu olarak Rusya’da bir konakta doğar. Gençliğinde oldukça rahat bir yaşam tarzı sürdüğü, dünyevi zevkler, aristokrat bir hayat ekseninde yaşadığı, hatta ağır kumar borçları nedeniyle orduya katıldığı bilinir.

Ancak orduya katıldıktan sonra Kırım Savaşı‘nda gördüklerinden dehşete düşen Tolstoy, ordudan ayrılır ve Batı Avrupa ülkelerinde uzun bir gezintiye çıkar. Bu dönemde aristokrat yaşamından, şiddet içermeyen bir direniş sergileyen toplumsal bir yazara dönüşme serüveni başlar. Derin bir varoluşsal kriz geçirir ve tamamladığı eserlerinde artık insan yaşamı, basit yaşam, şiddetsizlik gibi konular ağırlık kazanır.

Yazar, kendi kişisel felsefesine de benzer şekilde, İvan İlyiç’in Ölümü eserinde, ünvan, kariyer ya da zenginlik gibi unsurların geçiciliğini, insan ilişkilerinde samimiyet ve gerçekliğin önemini, gerçek mutluluğun sade ve samimi bir yaşamla mümkün olduğunu, insanın görevinin iyi bir yaşam sürdürmek ve ölümü bilerek hayatı anlamlandırmak gerektiğini anlatmaya çalışır.

Bir nevi ölüm döşeğindeki bir insanın kendi hayatını sorguladığı o satırlarda, anlamsız ve sahte bir hayat süren bir kişinin son anlarında içine düşeceği derin buhranı, ölüm karşısındaki çaresizliğini, hayatını geri getiremeyeceğine dair duyduğu yoğun dehşeti bize hatırlatır. Ölümü hatırlatarak hayatımızı daha anlamlı ve mutlu kılmanın önemini vurgular.

Sonsöz ve Kitabın Bende Bıraktığı Etki

Kitabın yazıldığı ve yayınlandığı 1886 yılından bu yana değişmeyen tek şey, insanın iç dünyasının karmaşıklığı belki de. Çevremiz, imkanlarımız, teknolojinin geldiği nokta, erişilebilirlik, tıp camiasındaki imkanlar, ve bunun gibi birçok konuda ilerledik, gelişme gösterdik insanlık olarak.

Ancak insanın varoluşsal sancıları, hayatı anlamlandırma isteği, sahte ve yapay zevklerin verdiği mutluluğun bir süre sonra elinden uçup gitmesi, sade ve samimi bir hayat arayışı ve iç sorgulamaları ise hep devam etti, ve hala da devam ediyor.

Yazarlar, filozoflar, psikologlar, yogiler ve aklınıza gelebilecek türlü türlü kişiler bu sorulara önce kendileri sonra da toplum için yanıt bulmaya çalıştılar. Lev Tolstoy da, işte tam bu noktada aristokrat başlayan hayatının evrildiği sade yaşamında, bizlere bıraktığı eserlerinde bu sorulara yanıt arıyor.

Keyifli okumalar.

Bir Cevap Yazın

Kitap ve Seyahat sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin