DİSTOPYA, KİTAP

OTOMATİK PORTAKAL – ANTHONY BURGESS

  • Yazar: Anthony Burgess
  • Yayınevi: İş Bankası Kültür Yayınları
  • Sayfa: 168
  • Yazım Yılı: 1961
  • Yer: İngiltere

Modern Klasikler serisinden biri olan Otomatik Portakal, hem ismi hem yazarının hayat hikayesi, hem kitabın anlatım tarzı hem de ana kahramanın farklı tarzdaki konuşması bakımından çok farklı bir kitap. Nitekim kitabın arka kapağında da yazdığı gibi, yazara 1959 yılında ameliyat edilemez bir beyin tümörü teşhisi konulup, bir yıldan az ömür biçiliyor. Eşinin geçimini sağlamaya kararlı olan Burgess öfkeyle 12 ay içinde beş buçuk roman yazdıktan sonra teşhisin yanlış olduğu anlaşılıyor. Bu arada artık tanınan bir yazar haline geliyor:)

Kitabın arka kapağında: “Tüm hayvanların en zekisi, iyiliğin ne demek olduğunu bilen insanoğluna sistematik bir baskı uygulayarak onu otomatik işleyen bir makine haline getirenlere kılıç kadar keskin olan kalemimle saldırmaktan başka hiçbir şey yapamıyorum…” diyerek başlıyor yazar. Temelde kitap boyunca anlatılmaya çalışılan kavramın da toplumun ve sistemin, bireyi otomatik hareket etmeye zorlayan, tek tip insan yapmaya güden yapısına karşı çıkılması olduğunu söyleyebiliriz.

Kitabın satır aralarında oldukça fazla konuyu eleştiren bir distopya olduğu aşikar. Distopya türü olarak en sevdiğim kitaplardan biri olan 1984’e benzerlik arayarak başlamıştım aslında bu kitaba ancak, 1984’ten tamamen farklı tarzda bir kitap olduğunu söyleyebilirim. Öcelikle kitabın ana karakteri kötücül bir karakter:) Bu anlamda bu tarzda bir kitap okuyacağınızı düşünüyorsanız benim gibi başta hayal kırıklığına uğrayabilirsiniz, çünkü konuyu ele alış tarzı bambaşka yazarın.

Kitabın ilk kısmında daha 15 yaşında olan kahramanımız Alex, çetesiyle birlikte geceleri sokaklarda dehşet ve terör saçan bir şahsiyet. Okurken tiksineceğiniz, kendisinden nefret edeceğiniz oldukça fazla olay yaşanıyor. Hatta bir yerden sonra yazar bunları yazarak ne anlatmaya çalışıyor ki diye şüpheye düşmeye başlıyorsunuz:) YUVA yazan küçük bir eve girerek yaptıkları insanın içinin kaldıramayacağı türdendi benim açımdan. Bu kadar tiksindiğiniz ve nefret ettiğiniz karaterimiz bunca olayın sonunda hapse düşüyor ve çok daha farklı bir macera başlıyor.

Kitabın bundan sonrası asıl sorgulatan kısımlar olarak görülebilir bence. Öncelikle insanları zorla iyi bir insan haline getirebilir miyiz ve böyle birşey yaşanırsa, yani insanın seçme hakkı elinden alınırsa bireyin ve toplumun gelebileceği sınırlar işlenmiş. Hapishanenin papazı ile karşılıklı konuşmalarında da geçen derin ve zor sorular kitapta beni en çok vuran kısımlardan biri diyebilirim:

İyi bir insan olmak çok da hoş olmayabilir. İyi bir insan olmak korkunç olabilir. Bunu sana söylerken kulağa ne kadar çelişkili geldiğini biliyorum. Bu mesele yüzünden gecelerce gözüme uyku girmeyeceğini biliyorum. Tanrı ne ister? Tanrı iyilik mi ister yoksa iyi olma seçeneğini mi? Kötülüğü seçen insan, kendisine iyilik dayatılmış bir insandan bazı açılardan daha  üstün olabilir mi? Bunlar derin ve zor sorular..

Kitap Alex’in bir nevi beyin yıkama yöntemi olan “Ludovico” tekniğine maruz kalarak iyi bir insan olmaya zorlanmaya başlamasından sonra oldukça hızlanıyor. Bu kısmı tek seferde okuyup kitabı bitirdim. Çünkü sürekli sonunda ne olacağını merak ediyorsunuz ve o kadar tiksindiğiniz ve nefret ettiğiniz ana kahramana acımaya başlıyorsunuz. Bu zıt duyguları yaşatabilmek başlı başına bir başarı zaten. Bunca suç işlemiş bir insan eğer affedilmek isteniyorsa affedilmesi doğru mudur sorgularını yaşıyorsunuz.

Seçme hakkına sahip olmayan kişi kişiliğini yitirmiş demektir.

İyilik içten gelir. İyilik bir seçimdir. Bir insan seçemezse, insanlıktan çıkar..

Eleştirinin dibine vuran kısımlardan biri de hükümetin suçla baş etmek için kullandığı  bu “zorla iyi bir insan yapma” tekniğinin Alex’de yol açtığı daimi işkence halinin yansıtıldığı kısım. Bir yanda tek tip insan yapma, ve suçla baş etmek için insanların seçim hakkını elinden alarak “tek doğru”nun kendi düşünceleri ve yaşam tarzı olduğunu savunan ve uygulayan bir güç var. Diğer tarafta ise bu güce muhalefet etmek için işkence gören bu insanı hiç acımadan kullanıp intihar etmesine sebep olacak kadar onu emellerine alet eden bir muhalefet var. Yani ikisinin de elle tutulur yanları yok 🙂 Bu kısım da aslında ince düşünülmüş ve kurgulanmış bir kısım bence. Bireyin topluluklar tarafından nasıl kullanıldığını ve aslında insani bakımdan ne kadar önemsiz görüldüğü anlatılıyor.

Kitap genel olarak insanı ve bireyi  Otomatik bir Portakal gibi kullanmaya çalışan sisteme yapılan bir eleştiri. Ancak anlatım tarzı bir distopya şeklinde ve ana kahraman oldukça rahatsız edici:) Bir de dili var ki insanın ağzına takılıyor ey kardeşlerim 🙂

O zaman ben de diyorum ki, kitabı çok çakozlayamasam da, dikizlediğim kadarıyla dehşet bir kitaptı. Kitabın ana kahramanı Alex’in konuşma tarzı beni bitirdi ey kardeşlerim 🙂

“OTOMATİK PORTAKAL – ANTHONY BURGESS” için 2 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s